12 Kasım 2014 Çarşamba

Esaret ve Özgürlük

Yoga yaparken sakatlanacağımdan, koşarken kalp krizi geçireceğimden, dalışta tüpümdeki havanın biteceğinden, aniden yukarı fırlayacağımdan ya da denizin derinliklerinde kaybolacağımdan korkan, sokakta köpek ya da kedi saldırısına uğrayacağımdan endişe duyduğumdan hayvan sevgisini tadamamışlığın eksikliğiyle sürdürmeye çalıştığım bir hayat... Korkularım yüzünden güzel olan her şeyi nasıl da kabusa çevirdiğime inanmak çok zor değil mi?
Korkular, endişeler, kaygılar nasıl etkiliyor yaşamımızı farkında mısınız? Yarın sabah erken kalkacağımız için akşamın tadını çıkaramayız. Terk edilmekten korktuğumuz için özgürce kalbimizi açamayız. Gururumuz kıralacak endişesiyle sevgimizi söyleyemeyiz. Başarısız olmaktan korktuğumuz için adım atamayız. Yalnız kalmaktan korktuğumuz için ayrılamayız. Yeniden başlamaya cesaret edemediğimiz için yeni iş arayamayız. Yarın için endişelenmekten bugünün tadını çıkaramayız. Kendimizde bulacaklarımızdan korktuğumuzdan kendimizle yüzleşmeye cesaret edemeyip kaçarız. Korkuların esaretinde yaşamaya çalışırız.
Hadi şimdi korkulardan, kaygılardan, endişelerden kurtulmak için küçük bir adım atmaya karar verin. Derin bir nefes alın ve korkularınıza esir olmamayı, özgür olmayı seçin.

Ruhunun Neye İhtiyacı Var

Ben doğada yürüyüşler yapmayı, yeni şeyler öğrenmeyi seviyorum. Ruhuma çok iyi geliyor. Doğa beni dinlendiriyor, yavaşlatıyor, şimdiki zamanla bir olmamı sağlıyor. Öğrenmek hayatı yakalamak gibi, bilmezsem, görmezsem eksik kalırmışım gibi. Öğrendikçe, yeni şehirler gördükçe tamamlanıyorum sanki.
Ruhunuza iyi gelen şeyi bulun. Ruhunuzun beslendiğini hissedin. Ruhunuza vitrinde gördüğünüz elbiseyi almak, arabanızı değiştirmek iyi gelmez aslından. Anlık kısacık kandırmaca mutluluklardır onlar. Sahip olursunuz, alışırsınız. Biter ve daha fazlasını istersiniz. Oysa gerçekten sizin neye ihtiyacınız var? Onu keşfedin... Sonsuz mutluluk, denge, özgürlük sizindir.

Kendinle Buluşmak

Birini gerçekten sevebilmek ve biri tarafından sevilmek istiyordum. Sevginin benim için beklentilerden, kurallardan oluşan bir liste olduğunu fark ettiğim zaman tüm bildiklerimi, yaşadıklarımdan biriktirdiğim duyguları bir kenara bırakıp sevgiyi bugün, şimdi yeniden tanımlamam ve yeniden öğrenmem gerektiğini anladım. Bu anlayış iç dünyama açılan en önemli kapılardan biriydi. Sevgiye ait tüm fikirlerim; çocuklukta, büyüme çağında öğrendiklerimdi. Seyrettiğim romantik komedi filmlerinde ve okuduğum pembe dizi kitaplarda bulduklarımdı. Yaşadığım hayal kırıklıklarından biriktirdiğim güvensizliklerdi. Hayatımın anlamı dediğim ‘’sevgi’’ aslında derinlikten, gerçek benden bu kadar uzakken ben elbette mutlu olamıyor ve kendimi sürekli huzursuz hissediyordum. Sevgiyi yeniden tanımlamak için çıktığım bu yolculukta kendimle buluştum. Kendimle zaman geçirdim. İçimdeki tüm sesleri dinledim. O sesleri tanıdım. Seslerin hepsi benim sandım başta, sonra yavaş yavaş sesler başkalaşmaya başladılar. Bazen annemdi konuşan, beni yargılayan, eleştiren, daha iyi olmamı isteyen, beni başkalarıyla kıyaslayan… O sesin bana ait olmadığını fark ettiğimde hafiflemeye başladım. Sesi dinliyor ve onunla konuşuyordum. Yavaş yavaş o sesle uzlaşmaya başladık. O da beni anlamaya başladı, bana hak verdi. Artık eskisi gibi canımı acıtmamaya başladı. Daha memnundu şimdi benden, daha tatlı tatlı konuşuyor, beni eleştirmiyordu. Hevesle nasıl daha iyi yapabiliriz o zaman diyordu bana. Ses dönüşmüştü. İşte şimdi benim sesimdi!
Yaşadığım toplumun sesleri vardı içimde, kalabalık bir grup. Arkadaşlar, akrabalar, komşular. Gürültü yapıyorlardı. Sesleri dinledim. Çoğu bana ait değildi. Beni daha fazla baskı altına alıp, yük olmalarına izin veremezdim. Çoğu sesten tamamen kurtuldum. Beni asla yansıtmayan düşüncelerdi onlar. Bazı seslerle yine sevgiyle vedalaştık ya da uzlaştık. Şimdi daha az ses vardı zihnimde. En önemlisi konuşan iç sesim artık bana aitti. Beni yansıtıyordu. İç sesle uyum içinde oldukça daha çok sevmeye başladım kendimi. Daha çok güvende hissetmeye başladım. Beni korumaya çalıştığını bildiğim fakat artık benim iyiliğim, mutluluğum için hiç faydası olmayan o seslerden kurtuldukça daha dengeli olduğumu fark ediyordum. Denge ne güzel bir şeymiş böyle…
Kendimle kaldıkça içimdeki çocuğun sevgiye nasıl ihtiyacı olduğunu da keşfediyordum. Hep başkalarında aradığım sevgiyi aslında kendime hiç vermediğim ve bunun farkında bile olmadığım gerçeğiyle yüzleşmek hem acı vericiydi hem de umut verici. Kendimi daha iyi tanımak için ruhumda gezindim uzun bir süre. Sahip olduğum hazinem her gün biraz daha değerli hale geldi. Sonunda ruhumun ışığı yolumu aydınlatmaya başladı. İçim sevgiyle doldu. Kendimi sevmek için, kendimi iyi ve kötü, güçlü ve zayıf, yanlış ve doğru her şeyimle kabul ettim. Ben böyleyim, ben buyum demedim asla. Ben kendimi her gün tanıyorum, her gün değiştiriyorum ve her gün yenileniyorum dedim. Dün öyle davranmış olsam, öyle düşünmüş olsam bile bugün yeni bir gün ve yepyeni gözlerle hayata bakabilirim dedim. Mucizenin aslında içimde saklı olduğunu keşfettim.
İçimdeki çocuk artık kendini değersiz, yetersiz hissetmiyor. Değerli olmak için başarılı, zengin, güzel... olması gerekmediğini biliyor. İçimdeki çocuk kendini değerli ve güvende hissediyor. Korkmuyor ve kaygı duymuyor artık sevilmemekten ya da terk edilmekten.
Kendinizle bağlantılı olmadığınızda, kendi değerinizin bilincinde olmayıp, kendinize sevgi ve şefkat göstermediğinizde, iç seslerinizi duymazdan geldiğinizde başka birini çaresizce, öfkeyle, çok beklentilerle seversiniz. Onun verdiği sevgi size hiç yetmez. Hiç güvenemezsiniz ona. Her an sizi terk edip gidebilir, yapayalnız, çaresiz kalırsınız diye ödünüz kopar. Sizin kendinize duymadığınız sevgiyi de ondan beklersiniz çünkü. Siz kendinizi tanımıyorken onun sizi tanımasını, sizi anlamlı kılmasını istersiniz. Sevgiye açlığınız doyurulamayacak haldedir. Alıngan, kırılgan, her an tedirgin, saldırılara açık, savaş pozisyonunda beklersiniz. Bu hem sizi hem de karşınızdakini yorar. Korkularınızla, panikle konuşur, davranırsınız. Sonra özürler diler, aslında öyle demek istemediğinizi, öyle biri olmadığınızı anlatmaya çalışır, daha da ezilir ve değersizleştirirsiniz kendinizi, gözünüzde. Değersizliğinize inandığınız için çevrenizde olup biten her şeyin sizi ruhunuzdaki o sevgisizliğe götürdüğüne inanırsınız. Sevgi açlığınız sizi saldırgan ve öfkeli kılar. Kontrol edemezsiniz.
Siz kendinizi tanımak, kendi ruhunuza dokunmak için yolculuğa çıkmadığınız sürece bu döngü hep devam eder. Siz içinizde hep kocaman bir boşluk, tarif edilemez bir karanlık, huzursuzluk içinde yaşar durursunuz.
Değişim emek ister, zaman alır. Fakat her şeye değer.

Özgür Olmak

Memnun olmadığınız, şikayet ettiğiniz şeyleri değiştirmek istiyorsanız öncelikle her zaman baktığınız yerden bakmamayı, farklı bakış açıları yaratmayı, esnek olmayı denemelisiniz.
Durumları farklı algılamaya başladığınız zaman, düşünceleriniz de eskisi gibi olmayacak. Düşüncelerinizin değişmesi, davranışlarınızı da değiştirecek ve hayatınızda değişim başlayacak.
Yaşadığımız her şeyi kendi bakış açımızla algılıyoruz. Yaşadığımız bir durum karşısında geçmişten gelen bilgilerimize, biriktirdiğimiz duygularımıza, kendimizi tanımladığımız kişilik özelliklerimize bağlı olarak bir hikaye yaratıyoruz. Bu hikayeyi değiştirmek elimizde...
Bakış açımızı değiştirebilirsek hayatı hep aynı tekrarla yaşamak zorunda olmadığımızı, aslında özgür olduğumuzu keşfedeceğiz.

11 Kasım 2014 Salı

Sınırlar

Yoga yaparken bazen bedenim o pozun içinde çok rahat olsa bile iç sesim çok panik ve korkmuş halde konuşmaya başlıyor. Şimdi belini kıracaksın, bu hareketi yapamazsın sen, hemen kalk yoksa sakatlanacaksın, hatta öleceksin. Kalbim çok hızlı çarpmaya başlıyor. Her şey çok normal ve çok doğal ilerlerken alışkın olduğum düşünceler virüs gibi doluşuveriyor zihnime. Beni korumak istiyor aslında. Daha önce yapmadığım ve koyduğum sınırlarla asla yapamayacağıma inandığım şeylere karşı savunmaya çalışıyor beni. Konuşan çok tanıdık bu iç sesimi duyuyorum fakat ona bunu yapabileceğimi, korkmadığımı söylüyorum. Herkesin yapabildiğini benim de yapabileceğime inanmasını istiyorum. Kalp atışlarım yavaşlıyor. Ses susuyor ve ben bedenimin içinde biraz daha özgür hissediyorum şimdi kendimi. Yolculuk devam ediyor...

Yeterli olmak

Mutsuzluğumun kaynağını biliyorum aslında...
Yeterince iyi olduğuma inanmıyorum. Başarılı bulduğum kişilerin hep bende olmayan özelliklere sahip olduklarını düşündüm. İyi olan her şey onlarda vardı. 
Bense yeterince azimli değildim, kararlı değildim, yaratıcı hiç değildim, fazlasıyla sıradandım. Zeki değildim, yeterince tutkulu değildim belki de.
Hayatın bana sunduklarına razı olmayı seçtim hep. Yeterince iyi olmadığıma göre hayatımı da yeterince iyi yaşamayabilirdim. O çok başarılı bence ‘’seçilmiş’’ kişilerden biri olmamayı çok doğal olarak kolayca kabul etmiştim.
Sınırlarımı hiç hatırlamadığım bir zamanda böyle çizmişim işte. Zihnim bu sınırlarıma sıkı sıkıya bağlı ve sürekli bana nasıl yetersiz olduğumu hatırlatıyor. Hayal kurup, coşkuyla adım atmak istediğimde düşüncelerim hemen panikle bana sesleniyor. ‘’dur! Sen zaten bu iş için gerekli o harika vasıfların hiçbirine sahip değilsin’’ Ben sessizce kabuğuma çekilip kabulleniyorum. Yeterince iyi değilim diye tekrar ediyorum kendi kendime.
Artık sınırlarımı kaldırıp atmak istiyorum. Zihnimin yarattığı bu tanımlamalar arasında sıkışıp kalmak istemiyorum. Kendimi yeniden tanımlamak, potansiyelimi, gücümü keşfetmek istiyorum ben. Hayal ettiğim her şeyi başarabilecek kadar ''yeterince'' harika olduğuma inanmak istiyorum.

5 Kasım 2014 Çarşamba

Babam ve Ben

Babamla başbaşa yemek yedik bu akşam. Fonda Demis Roussos'un Goodbye my love goodbye  şarkısı çalarken babam plakta dinlerdik bu şarkıyı dedi. Evin üst katında gençler toplanırlarmış. Annende gelmişti hatta dedi bir kez. Siyah beyaz görüntüler belirdi gözlerimin önünde... Benim çocukluğumda da biz bu şarkıyı dinlerdik ablamın aldığı kasetlerden. Anılar serisiydi sanırım. Bilmediğim bir dilde, bilmediğim dünyalara giderdim küçücük odamda. Biraz romantik, biraz melankolik çocukluk zamanları....
Babama döndüm. Sahi nasıl tanıştınız annemle?
Gözleri çok uzaklarda anılara gitti. Uzun süre oradaydı, onu izledim hafifçe gözlerim dolu... Annen bizim köye düğüne gelmişti dedi. Saçları uzundu. At kuyruğu yapmıştı. O zaman gördüm onu...
Şarkı fonda, öylece yaşanmışlıklara daldık. Çok uzak, çok yakın.
Varnadayız dedi. Küçük bir oda kiraladık orada yaşıyoruz. Mutfak ve banyo ortak. Türkiye'ye gelmek istediğimizi söylemişiz. İşten çıkarılmışız. Oturma iznin olmadığı yerde ağır işlerde çalışıyorsun. Ben gemide boyacıyım. Annende tekstil fabrikasında çalışıyor. Alışkın değil çok yoruluyor.
Türkçe müzik yok. Türkiye'den Süheyl Amcan gelmiş. Nilüfer ve Orhan Gencebay'ın plağını getirmiş. Sabaha kadar sürekli dinliyoruz. Ablanın adı ondan Nilüfer...
Yan odamızdaki Bulgar kadın gemide aşçı. Akşamları yemek getiriyor. Birlikte yiyoruz. Bir akşam çok kalabalığız yemekte. Konu Türklere geldi. Türklerin ne pis ne çingene olduklarını anlatıp durdular. Komşumuz onlara susun, aramızda Türkler var deyince çok şaşırdılar. Biz sizi çok sevdik. Türkleri böyle bilmezdik demişler...
İnsanlar birbirlerinin yüreklerine dokunduklarında din, dil, ırk ayrımı olmaz ki zaten!